• +90 549 472 11 00
  • bilgi@neoterapi.com
Sosyal Ağlarda Biz :

Çocuklarda Davranış Bozuklukları

ÇOCUKLARDA YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU
 
Kaygı bozukluğu, çocukluk çağında en sık görülen ruhsal bozukluklar içinde birinci sırada gelmektedir ve %8.6 ile %17.7 arası değişen bir yaygınlık oranına sahiptir (Essau ve ark. 2000, Ollendick ve ark. 2002, Egger ve Angold 2006, Leung ve ark. 2008). Fizyolojik, duygusal, bilişsel ve davranışsal etkilerinden ötürü kaygı bozukluğunun tüm tipleri, çocukların işlevselliğini oldukça olumsuz etkilemekte ve tedavi edilmediği takdirde özellikle aile, arkadaş ve okul alanlarında olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.
 
Yaygın Kaygı Bozukluğu
 
Yaygın kaygı bozukluğu olan çocuklar sürekli huzursuz, kaygılı, gergin, çabuk öfkelenen, sinirlenen, bir türlü rahat olamayan veya rahatlatılamayan çocuklardır. Bu çocuklar hemen herşeyi kafaya takan, aşırı alıngan ve kaygılı çocuklardır. Gündelik yaşamdaki sıradan olaylar veya haberlerde karşılaştığı bir kaza haberi bile onları kaygılandırıp huzursuz edebilir. Yaygın kaygı bozukluğu olan çocuklar kendilerinin, ailelerinin ve hatta arkadaşlarını güvenliği, sağlığı gibi konularda aşırı duyarlı ve kendilerinden beklenilenin üzerinde sorumluluk sahibi gibi davranırlar. Bu tür çocuklar aslında bu kaygılı kişilik özelliklerinden dolayı sıklıkla çevreleri tarafından olgun, yaşından büyük davranan, mükemmeliyetçi çocuklar olarak tanımlanırlar. Bu tür düşünce ve yaklaşımlar sıklıkla bu çocukların kaygılı kişilik özelliklerinin aile ve çevre tarafından pekiştirilmesine yol açmaktadır. Yaygın kaygı bozukluğu olan çocuklarda uyku ve dikkat bozuklukları, baş ağrısı, karın ağrısı gibi değişik bedensel şikayetler de sıklıkla görülmektedir. Yaygın kaygı bozukluğu olan çocuklar aile içi ve sosyal ilişkilerde, gündelik yaşamda önemli zorluklar yaşarlar ve hayat zamanla bu çocuklar için çekilemez bir yük halini alabilir.
 
DSM-V Tanı Ölçütleri:
 
A-En az altı aylık bir sürenin çoğu gününde,birtakım olaylar ya da etkinliklerle(işte ya da okulda başarı gösterebilme gibi) ilgili olarak,aşırı bir kaygı ve kuruntu (kaygılı beklenti) vardır.
B- Kişi kuruntularını denetim altına almakta güçlük çeker.
C- Bu kaygı ve kuruntuya,aşağıdaki altı belirtiden üçü ya da daha çoğu eşlik eder.
Not:Çocuklarda yalnızca bir belirtinin olması yeterlidir.
 
      1-Dinginleşememe(huzursuzluk) ya da gergin ya da sürekli diken üzerinde olma
 
      2-Kolay yorulma
 
      3-Odaklanmakta güçlük çekme ya da zihnin boşalmaması
 
      4-Kolay kızma
 
      5-Kas gerginliği
 
      6-Uyku bozukluğu(uykuya dalmakta ya da uykuyu sürdürmekte güçlük çekme ya da dinlendirmeyen,doyurucu olmayan bir uyku uyuma)
 
D-Kaygı,kuruntu ya da bedensel belirtiler,klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal işle ilgili alanlarda ya da önemli işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.
E-Bu bozukluk,birmaddenin kötüye kullanımı ya da başka bir sağlık durumunun (Örn:hipertiroidi) fizyolojiyle ilgili etkilerini bağlamaz.
F- Bu bozukluk başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz.
 
 
Çocuklarda Kaygı Bozukluklarının Gelişmesinde ve Devam Etmesinde Anne Baba ve Çevrenin Rolü
 
Kaygı bozuklukları olan çocukların hemen hepsinin anne babalarında ya da yakın akrabalarında benzer kaygı bozuklukları ve kişilik özellikleri vardır. Ebeveyndeki kaygı bozuklukları değişik şekillerde çocuklarını etkilemektedir. Öncelikle ebeveyndeki kaygı bozukları ya da kaygılı kişilik özellikleri genler yoluyla çocuklarına geçmekte ve bu çocuklar, bu tür psikiyatrik sorunlara biyolojik açıdan yatkın olarak dünyaya gelmektedir. Diğer taraftan kaygılı bir ebeveyn tarafında yetiştirilmek çocuklarda kaygı bozuklarının ortaya çıkmasını kolaylaştırmaktadır. Kaygılı, endişeli, müdahaleci ve mükemmeliyetçi anne babalar çocukları için güven verici, rahatlatıcı ve olumlu bir üs ya da örnek olmayı başaramazlar ve çocuklarının sorununa doğrudan katkıda bulunurlar. Korku ve kaygı doğuştan getirilen özellikler olmakla birlikte öğrenme ve model alma yoluyla da kazanılan ve sürdürülen durumlardır. Aşırı kaygılı, korkulu, endişeli anne babalar bu yönüyle de çocuklarına olumsuz bir örnek teşkil edebilirler. Anne babanın çocuk yetiştirmedeki tutum ve davranışları da çocuklardaki kaygı bozuklarının ortaya çıkmasında ve daha önemlisi belirtilerin kötüleşmesi ve devam etmesinde önemlidir. Örneğin çocuğunun kendinden uzaklaşmasına veya ayrılmasına hiç müsaade etmeyen ve bu tür durumlarda sürekli aşırı bir kaygı gösteren annenin çocuğuna verdiği mesaj, çevrenin güvensiz ve tehlikeli olduğudur. Böyle bir çocukta ayrılık kaygısı bozukluğu gelişme riski daha yüksektir.
 
            Diğer taraftan çocuğunu sürekli eleştiren, küçümseyen, olur olmaz müdahale eden bir anne baba çocuğun öz güven gelişimini, kendini ifade edebilmesini, yanlış yapıp yanlışlarından ders çıkarabilmesi, başka insanlarla rahat iletişim kurabilmesi gibi beceriler geliştirmesini engelleyebilir. Aşırı mükemmeliyetçi anne babaların çocuklarıyla ilgili yüksek başarı beklentileri ve bu beklentileri uygunsuz şekilde çocuğa yansıtmaları çocukta sınav kaygısı, okul kaygısı gibi belirtilerin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Ayrıca kaygılı çocuklara karşı ailenin ve çevrenin tutumu, sıklıkla çocuğun kaygı ve korkularının pekişmesine yol açabilmektedir. Örneğin yalnız başına yatamayan veya yatmakta zorlanan bir çocuğun bu konuda hiç teşvik edilmeden anneyle yatmasına izin vermek, çocuğun bu sorununun devam etmesine katkıda bulunur. Benzer şekilde sınıf içinde söz almaktan çekinen bir çocuğun, bu özelliğinden dolayı öğretmen tarafından hiç tahtaya kaldırılmaması ya da soru sorulmaması, çocuk için faydalı olmadığı gibi bu probleminin devam etmesine yol açar.
 
Kaygı Bozukluğu Olan Çocuğa Genel Yaklaşım
 
Çocuğa hiçbir zaman kaygı ve korkularından dolayı kızılmamalı, çocuk dışlanmamalı, cezalandırılmamalı ya da çocukla dalga geçilmemelidir. Bu kaygı ve korkuların çocuğun elinde olmadan yaşadığı durumlar olduğu bilinmelidir. Çocuklar sıklıkla kaygı ve korkularını dile getirmek konusunda gönülsüz davranırlar. Çocuğun kaygı ve korkuları anlayışla karşılanmalı, bu tür korkuları olan tek çocuğun o olmadığı, diğer çocukların da bu tür kaygı ve korkuları olabildiği söylenerek çocuk ve aile rahatlatılmalıdır. Kaygı bozukları olan çocuklarda diğer bir takım psikiyatrik sorunların görülme sıklığı da arttığından, bu çocuklar gerekli tanı, tedavi ve danışmanlık için öncelikle bir çocuk psikiyatristi tarafından görülmelidir.
 
SAÇ YOLMA BOZUKLUĞU (TRİKOTİLOMANİ)
 
Trikotilomani impuls (dürtü) kontrol bozukluğu olarak kabul edilen, kronik saç ve kıl koparma ile karakterize bir hastalıktır.
 
Trikotilomani tanı ölçütleri; kişinin saçını tekrarlayıcı biçimde yolması ile belirgin derecede saç kaybı oluşması, kişinin saç yolma öncesinde ya da bu davranışa karşı koyma girişiminde bulunduğu sırada giderek artan bir gerginlik duyumu olması, saç yolarken haz alma, doyum bulma ya da rahatlama sağlaması olarak tanımlanmıştır
 
Çocukluk döneminde her iki cinsiyette eşit sıklıkta izlenir. Trikotilomani genellikle ergenliğe geçiş döneminde 12- 13 yaşlarında başlar ve kadınlarda daha sık görülür.
 
Çocuklarda tırnak yeme, parmak emme, okul sorunları ve arkadaşlarla geçinememe gibi sorunlar trikotilomaniye sıklıkla eşlik eder.
 
Anksiyete bozukluklarında, obsesif kompulsif bozukluklarında ve depresyonda görülme sıklığı daha yüksektir.
 
DAVRANIŞÇI TERAPİ
 
- Danışan davranışının farkındalığını arttırma çalışmaları yapılır. Saç koparmayla ilgili hastaya günlük tutturulur. Bazen sadece danışanın kendi yaptığı kayıtlarla bağlantılı olarak bile saç koparmada belirgin azalma gözlemlenebilir.
 
- Okuma, televizyon izleme, sinirlilik, sıkıntı, güvensizlik, sosyal ortamlara girme gibi saç koparmayı tetikleyen durumların tespiti yapılır. Bu sayede danışan böyle durumlara girdiğinde saç koparmayı önlemeye hazırlıklı davranır.
 
- Saçı düzeltme, yüze dokunma, yüzü kaşıma gibi hastayı saç koparmaya yönelten eylemleri belirlemesi sağlanır.
 
- Danışanın tedaviye uyumunu arttırmak için saç koparmadan kaynaklanan hayal kırıklıkları, öfke gibi duyguların bilinçdışı yönleri irdelenir.
 
- Saç koparmanın otomatikliğini kaldırmaya yönelik, ayna karşısında aynı hareketin taklidi gibi farkındalık eğitimi verilir.
 
- Anksiyete ve stresin ağır bastığı olgularda gevşeme teknikleriyle desteklenir.
 
TIRNAK YEME DAVRANIŞI
 
Çocukluk döneminde başlayan ve ilerleyen yaşlarda devam edebilen tırnak yeme, tırnak etini yeme, kopartma, tırnak yüzeyini dişle kazıma işlemidir. Bu davranış genellikle 3- 4 yaşından sonra görülür. Çoğu zamanda 12 yaşında sonunda sona erer. Tırnak yeme sürekli görüldüğünde bir davranış bozukluğudur. Bu davranış süreklilik gösterdiğinde, davranışın altında psikolojik sebepler yatabilmektedir.DSM IV ’e göre başka türlü adlandırılamayan dürtü bozukluğu olarak sınıflandırılır.
 
Tırnak yeme davranışına ilişkin iki temel açıklama vardır;
 
    -Kaygı
 
    -Çevresel baskılanma ( Motor hareketleri kısıtlanmış çocuklarda bu eğilim görülebilmektedir.)
 
TIRNAK YEME DAVRANIŞININ SEBEPLERİ
 
- Çocuğun kendisini güvende hissetmemesi
 
- Baskıcı, cezalandırıcı ebeveyn tutumları
 
- Ailede başka tırnak yiyenin olması
 
- Ev ve okul ortamındaki gerilimler
 
- Çocuğun ihtiyacı olan güven ve sevgiyi alamaması
 
- Çocuğun öfke, korku ve stres durumlarına maruz kalması
 
- Üzüntü ve sıkıntı duyguları
 
- Değersizlik ve güvensizlik duyguları
 
- Aile içi iletişim sorunları,
 
- Aile içinde yaşanan boşanma ve ayrılıklar
 
- Çocuğun sürekli eleştirilmesi
 
- Yetersiz akademik başarı
 
- Başarısız arkadaş ilişkiler ve arkadaş grupları tarafından dışlanma
 
Davranışın Tırnak Yeme olup olmadığını anlamamız için;
 
1. Davranışı yapan kişinin yaş aralığı
 
2. Anne, baba ve öğretmenden alınan anamnez sorularından elde edilen veriler
 
3. Evde ve okulda aile ve öğretmenin yaptığı gözlemler
 
4. Cümle tamamlama çalışmasından elde edilen veriler
 
5. Resim çizdirme çalışmalarından elde edilen veriler.
 
KURAMSAL BAKIŞ AÇISIYLA TIRNAK YEME
 
1) BİYOLOJİK YAKLAŞIM
 
Hubel , Wiesel, Cannon, Chomsky, Piaget temsil ettiği biyolojik yaklaşımına göre, tüm psikolojik olaylar bir şekilde beynin ve sinir sisteminin etkinliği sonucu ortaya çıkmaktadır.
 
Bu yaklaşım, sübjektif deneyimleri, bilişsel, duygusal ve çevresel etkileri açıklamamıştır.
 
2) PSİKANALİTİK YAKLAŞIM
 
Ruhsal bozuklukların organik kökenleri yerine psikolojik nedenlerini araştırıyor. Hipnoz altındaki kişiye telkin etmek yerine, semptomları üreten bilinçdışı ve bilinçaltı faktörleri(‘gizli, saklı’) açığa kavuşturmanın daha iyi sonuçlar verdiği kanıtlandı.
 
3) BİLİŞSEL YAKLAŞIM
 
Bu yaklaşımda, deneyimlenen yaşantıların kendisinden çok bu yaşantıların birey tarafından nasıl algılandığı ve yorumlandığı bilişsel açıdan ele alınır.
 
Tırnak yeme bozukluğunu bilişsel olarak ele alınırsa;
 
Çocuk olumsuz düşünme eğiliminden dolayı bu davranışı sergiliyor olabilir. Diğer faktörde  çocuğun çevresiyle etkileşimde bulunamaması gibi stres durumlarından dolayı tırnak yiyor olabilir. Bu davranışları sergilemesinde yanlış biliş düzeyi etkilidir. Bu davranış bozukluklarını giderirken yanlış bilişleri düzelterek yerine uygun biliş, duygu ve davranış geçirebiliriz.
 
4) SİSTEM YAKLAŞIM
 
Bu yaklaşımda, birey yerine aile sisteminin tamamına odaklanmak tercih edilir. Bu yaklaşıma göre; çocuk tırnak yeme davranışını aile içindeki bir işlevi nedeniyle yapıyor olabilir. Örneğin; ebeveynlerinin tartışmalarını önlemek için tırnak yiyor olabilir. Uygun müdahale yöntemi anne, baba ve çocuğu toplu olarak görüşmeye almak ve terapi sürecine başlamak olabilir.
 
5) DAVRANIŞÇI YAKLAŞIM
 
Bu yaklaşıma göre, davranışın oluşumu öğrenme süreçlerine dayanır. Bu kuramda sosyal çevrenin önemi üzerinde durulmuştur. Davranışın değerlendirilmesi ve yeniden yönlendirilmesinde davranış değiştirme ve davranış terapisi kullanılmıştır. İstenmeyen davranışın azaltılması ve yerine istenen davranışın öğretilmesi uygulanabilir.
 
6) SOSYAL ÖĞRENME
 
Gözlem yoluyla öğrenme aracılığıyla birey, davranışın nasıl gerçekleştiğinin yanı sıra, belirli durumlarda bu davranışının gerçekleştirilmesinin getireceği sonuçlar hakkında da bilgi sahibi olur. Bu durumda istenmeyen davranış yerine istenen davranışı arttırmak için gözlem yoluyla öğrenme tekniği kullanılır.
 
Tırnak yeme davranışına karşı alınabilecek önlemler
 
- Çocuğun gerginlik ve uyumsuzluk nedenleri iyice araştırılmalıdır.
 
- Çocuğa kendini faydalı ve yararlı hissedebileceği ortamlar hazırlanmalıdır. (Çocuğa bir takım görev vermek böylece özgüvenini gelişmesine yardımcı olunabilir.)
 
- Kardeş arasında tutumlara özen gösterilmelidir. Çocuklara alınan hediyelerde eşit davranılmalı ve verilen görevlerde yaş farkına dikkat edilmelidir. (Küçük çocuktan sofranın hazırlanmasına yardım istenirken büyük çocuk alışverişe gönderilebilir.)
 
- Çocuklara boş zamanlarının değerlendirebileceği faaliyet gösterilmelidir.
 
- Çocuğa sevgi ve ilgi yaklaşılmalıdır.
 
- Küçük çocuklara endişe, korku verecek televizyon filmlerinden uzak tutulmalıdır.
 
- Çocuğun kendini ifade etmesine teşvik edilmelidir.
 
- Çocukların ilgisi başka yöne çekilmeli ellerini kullanacağı oyunlar oynatılmalı, sevgiyle güven kazandırılmalıdır.
 
- Parmak ve tırnağa acı fakat zararsız bir sıvı sürülebilir. Bu hem hatırlatıcı hem de tırnağı götürdüğü zaman acıyla birleştiğinde bu davranışı terk etmesine yardımcı olur.
 
- Çocuğa tırnak yeme hakkında bilgi verilebilir.
 
- Tırnak yiyen çocuklara geceleri yatarken hafif eldiven giydirmek. Çocuk gece tırnaklarını yemek veya ısırmak istediklerinde hatırlatıcı olması bakımından yararlı olabilir.
 
- Çocuğun kendine güven duyması sağlanmalıdır.
 
- Tırnak derin kesilebilir.
 
- Ödüllendirmeler kısıtlı ve şekilde verilebilir.
 
- Tırnak yemenin ve ısırmanın çok kötü bir alışkanlık olmadığını ve bunu isteyenlerin kolaylıkla terk edebilecekleri çocuklara anlatılmalıdır.
 
ÇOCUKLARDA YALAN 
 
Çocuklar ahlak kavramı ile doğmazlar. Bunu sosyal normlar aracılığı ile çevrelerinden öğrenirler. Genellikle ebeveynlerin davranışlarını izlerler, onların sorunlarla başa çıkmada kullandığı stratejileri kullanırlar.
 
Çocuk 3 yaş civarı yalan söylemeye başlar diyebiliriz. Bu dönemde çocuk, hayatta kalmak için bağımlı olduğu ebeveynle arasındaki iletişimde oluşan herhangi bir gerginlikten korkar. Örneğin, ‘’Vazoyu sen mi kırdın?’’ sözünde, o sesteki gerginliği hisseder ve ‘’Hayır, ben yapmadım!’’ gibi bir yanıtla aslında ilişkiyi tekrar güvenli ve sakin bir hale sokmak isterler.
 
4-6 yaş civarı yalan söyleme davranışında belirgin bir artış görülür. Çocukta gerçek ve hayal dünyası birbirinden net olarak ayrılmamıştır. Oyunlarına, hayali sözcükler ve hayali arkadaşlar katabilirler. Bu süreç aslında yaratıcılığın da gelişmeye başladığını gösterir.
 
5-10 yaş arası aşamalı olarak yalan kavramı kafada şekillenmeye başlar. Yetişkinlerin de örnek olması ve uyarıları ile dürüstlük ya da tam tersi bir algı kazanmaya başlarlar.
 
11 yaş üstü çocukların ise doğru ve yalanı ayırt etmesi artık mümkündür. Soyut gelişim sürecine girmiş olduklarından ahlak kavramını anlamaya başlayabilirler.
 
 
ÇOCUKLAR NE ZAMAN YALAN SÖYLER?
 
 
Hata yaptıklarında (Savunma yalanları)
 
Çocuk, kırmaması gereken bir vazoyu kırmış, hemen ‘’Ben yapmadım!’’ diyerek annenin öfkesinden kaçınmaya çalışır. Anne genellikle daha fazla öfkelenir ve bu durumda sorunların boyutu büyüt. Çocuk yalan söylediği için anne daha fazla öfkelenir ve anne daha fazla öfkelendiği için çocuk daha fazla yalan söyler.
 
 
Korku
 
Eğer çocuk sevgi dolu ve kabullenici bir ortamda yetişmediyse, ebeveynler tarafından cezalandırılıyor, çok fazla eleştiriliyorsa ya da sevgisiz bırakıldıysa, çocuk yalan söyleme eğiliminde bu kötü durumlardan kaçınacaktır.
 
 
Sorumluluklardan kaçmak
 
‘’Ödevini yaptın mı?’’ gibi bir soruya ‘’Yaptım.’’ şeklinde yanıt verebilir. Aslında ödevi yapmamıştır ancak bu sorumluluktan kaçmak istiyordur.
 
 
Bir arkadaş grubuna dahil olmak/ Beğeni toplamak/ İlgi çekmek
 
‘’Bizim kırmızı arabamız var.’’ Şeklinde konuşan bir arkadaşına ‘’Bizim üç tane kırmızı arabamız var.’’ Diyerek onu etkilemek isteyebilir. Hikayeleri daha ilginç bir hale getirmek için yapabilir. (Konfabulasyon)
 
 
Taklit yalanlar
 
Çocuk, anne babasının yalan söylediği durumları model alıyor olabilir. Örneğin, babasının işe gitmemek için işyerini arayıp ‘’Hastayım’’ dediği durumu örnek alabilir ve çocuk da bunun uygun olduğunu düşünebilir. 
 
TUVALET EĞİTİMİ
 
        Her çocuk için tuvalet eğitimi farklıdır ve bu süreç çocuktan çocuğa değişir.Tuvalet eğitimi 24-36 hafta arası verilmelidir. Çok erken yaşlarda tuvalet eğitimine başlamak çocukta  kızgınlık duygusunun oluşmasına, çok geç yaşta başlama çocuğun kendine güveninin azalmasına neden olabilir. Kız çocukları daha önce tuvalet eğitimi öğrenebilir.Kız çocuklarında çevre desteği etkisi ön planda iken erkeklerde fizyolojik matürasyon ön plandadır.(perlmutter 1985,brazelton ve ark. 1999)Çocuğun Fizyolojik ve psikolojik olarak bu sürece hazır olması gerekiyor.Kas gelişimini tamamlamış olması hem de zihinsel ve gelişimsel becerilerini kazanmış olması  gerekmektedir.
 
Tuvalet eğitimi için çocuğun hazır olduğunu nasıl anlarız?
 
1)Basit işleri yapıyorsa( iki küpü üst üste koyma,giysileri çıkarma)
 
2) İsteklerini konuşarak anlatabiliyorsa
 
3)Alt ıslattığından rahatsızlık olarak görüyorsa
 
4)Gün içinde iki üç saat kuru kalabiliyorsa
 
5)Tuvalet eğitimi için sinyaller veriyorsa?(gizli gizli köşelere eğilmesi)
 
6)Yürüyebiliyorsa, Çömelip kalkabiliyorsa
 
Eğer bu durumları gerçekleştiremiyor ise ve  çocuğun hayatında çocuğu olumsuz yönde  etkileyecek önemli  değişiklikler olmuşsa(yeni doğan kardeş,göç,kreş,anne baba ayrılığı).. tuvalet eğitimi  için hazır olduğu zaman beklenmelidir.Çocuğun 36  aya kadar tuvalet eğitimini kazanması gerekir.Tuvalet eğitimine alıştırırken ebeveyinin çocuğa tutarlı ve sabırla yaklaşması gerekmektedir.Anne ve babalar tuvalet eğitimini  bir başarı olarak görüp bunu yetersizlik olarak algılamamalıdırlar.Eğitim sırasında gece ve gündüz bez bağlanmamalıdır.Lazımlıkalınabilir.Çocuğun  ayaklarının yere basması ona güven hissetmesi açısından yararlı olabilir.Çocuğun sevdiği çıkartmalarla ve süslerle çocuğun hoşuna gidebileceği  bir ortamhazırlanmalıdır.Gün içerisinde belirli aralıklarla lazımlığa ve tuvalete oturtmak tuvalet eğitimi için yarar sağlayabilir.  Önceçocuk  biraz lazımlığa  alıştırılmalı daha sonra tuvalete getirilmelidir. İlk önce kıyafetle daha sonra üstü çıkarılarak oturtturulabilinir.Çok sevdiği oyuncağı eline verilip keşfetmesi için zaman tanınmalıdır.Anne kakası için kötü kokuyor mesajı vermemeli çocuk için hep temiz kalmalı düşüncesiyle yaklaşmamalıdırlar. Baskıcı bir tutum sergilenmemelidir baskıcı tutumla karşı karşıya kalan çocuklarda   inatçılık , altıslatma,gaita kaçırma ,kendisinde yetersizlik hissedip özgüven problemi,girişimci olmayan çekingenlik ortaya çıkabilir okul ve davranım sorunları(yeri yalama ,sınıftan izinsiz ayrılma,burnunu karıştırma) ve saldırgan davranışlar görülebilir. Anne-baba tuvalet eğitimi sırasında acele eder, çocuğa baskı yaparsa, çocuk bu dönemde saplanır, ileride birtakım sorunlar ve psikiyatrik hastalıkların oluşmasına neden  olabilir.Çocuk altını ıslattı ya da kirletti diye ceza kullanmak, dövmek, yakmakla tehdit etmek, korkutmak, çocuğu örseler. Ve çocuk bu gibi cezaları beden bütünlüğüne zarar geliyor olarak algılar veileride  cinsel tercihlerinde kendi cinsiyle birlikte olma ve vajinusmus gibi hastalık görülebilir. İnsanlara güvenmez, her an zarar görmekten korkar. Anksiyetesi yüksek, kaygılı bir kişi olur. Buna bağlı olarak başka davranış sorunları da oluşabilir. Alt ıslatma, kaka kaçırma kalıcı olabilir. Kekemelik, agresivite, uyum güçlükleri, sosyal fobi,obsesifkampulsif düşünce bozukluğu  gibi sorunlar tabloya eşlik edebilir, çocukta depresyon gelişebilir.
 
 Çocuğun gelişimi, beklenen düzeyin gerisindeyse, tuvalet eğitiminin kazanılması daha geç dönemlere kalabilir. Tuvalet eğitimi döneminin kritik bir dönemdir.Anne ve babanın bu dönemde bilinçli davranması gereklidir.
 
 Sinyal veren çocuğa korumacı davranmak duygusal gelişimi engelliyor.
 
“Çocuk sinyal verdiği halde korumacı davranıp, örneğin şimdi kış, hava soğuk, yaza bıraktık diyen annelerimiz de olduğunu görebiliyoruz. Bu tutum da aşırı korumacı kollamacı tutum olması nedeniyle, çocuğun duygusal gelişimini olumsuz etkiler. Bu tutuma maruz kalan çocuk, her konuda muhtemelen bunu yaşar. Yani çocuğa sorumluluk verilmez, çocuk öz bakımı için desteklenmez ve korunursa, çocuk duygusal olarak büyüyemez.”
 
SELECTİVE MUTİZM (SEÇİCİ KONUŞAMAMA) 
 
Selektif Mutizm çocuğun ev, aile veya akrabalarının yanı gibi kendini rahat ve güvende hissettiği ortamlarda konuşup, okul ,arkadaş çevresi,oyun ortamı gibi konuşmasının beklendiği sosyal ortamlarda konuşmaması durumudur. Bu çocuklar “konuşmamayı seçtikleri” sosyal ortamlarda genellikle göz kontağı kurmaz, kendisine iletişim yöneltildiğinde hiç duymamamışçasına tamamen hareketsiz kalabilirler. Seçici konuşmama %1 den az oldukça ender rastlanan bir durumdur. Problem birkaç ay sürebilecekken 1 kaç yıl da sürebilir. Bu çocuklarda sözel olarak konuşmak yerine, jest ve mimik kullanımı, kafa sallama, çekme, itme ve tek heceli kelimeleri mırıldanma ya da fısıltılı konuşmalar görülmektedir. Aşırı derecede utangaçlık, sosyal ortamlarda küçük düşmekten korkma, sosyal izolasyon, geri çekilme, anneden ayrılmama, kompulsive özellikler, olumsuz duygular, mutsuzluk, öfke nöbetleri, özellikle evdeki bireyleri kontrol altında tutma ve karşı gelme davranışları bu bozukluğun en temel özelliklerindendir (Dow, Sonies, Scheib, Moss ve Leonard, 1995).
 
 
SELECTİVE MUTİZMİN NEDENLERİ(ETİYOLOJİSİ)
 
Erken dönemde yapılan araştırmalarda düşük öz saygı, güvensiz ev ortamı, duygusal sorunlar ve geçmişte yaşanan tek ya da bir seri travmatik deneyimleri SM nedenleri arasında görmektedir.
 
Psikanalitik eğilimli uzmanlar Selektif Mutizm’i daha çok fiziksel ve duygusal bir travmanın ürünü olarak görmüşlerdir. Buna göre, SM psişik çatışmalar ve çözümlenmemiş gelişimsel çatışmalar sonucu meydana gelmektedir . Örneğin oral ya da anal döneme saplantısı olan çocuk anne-babasını cezalandırmak amacıyla konuşmayabilir. Aile sırlarını saklayan çocuklarda, bir önceki gelişimsel döneme gerilerler ve konuşmayarak kızgınlık ve öfkelerini ebeveynlere yansıtabilir .
 
Davranışçı teoriler ise mutismi, uzun süren olumsuz pekiştireçlerle oluşan bir öğrenme kalıbı olarak görmektedirler . Bu anlayışa göre mutism çocuğun çevresiyle olan etkileşiminden doğmuştur ve çocuğun çevreyi manipule etmek için kullandığı öğrenilmiş tepkilerdir
 
Aile sistem yaklaşımcılarına göre;
 
Aşırı kontrolcü ve baskıcı aile yapısı ,karşılıklı bağımlılık ,evlilik sorunları da seçici konuşmamaya sebep olur.
 
 
İLİŞKİLİ GÖRÜNÜMLER
 
Selektif mutizme eşlik edebilecek rahatsızlıklar arasında en çok; sosyal fobi, kaçınma bozukluğu, basit fobi enürezis, enkoprezis , obsesif-kompulsif bozukluk, konuşma ve dil bozuklukları görülür. Bunun yanında sıkça depresyon ,yaygın gelişimsel bozukluk, psikotik bozukluklar ve anksiyete bozuklukları somatik semptomlar, okulda düşük akademik başarı, arkadaşları tarafından reddedilme, şiddete maruz kalma ve boyun eğme davranışları görülebilir.
 
 
SELECTİVE MUTİZM TEDAVİ YÖNTEMLERİ
 
Mute çocukların tedaviye dirençli olmalarından dolayı sağaltımlarının zor olacağı belirtilmiştir.  Fakat bnunla beraber birçok tedavi yöntemi önerilmiştir. Başarılı olan tedavi yöntemleri arasında davranışsal, grup, aile terapileri ve çoklu tedavi yöntemleri gösterilmektedir.
 
Davranışçı yaklaşımlar bilimsel yönelimi güçlü olan ve en sık kullanılan müdahale yöntemleridir. Başarılı olan yöntemlere bakıldığında ise uyarıcı söndürme,  sistematik duyarsızlaştırma, pekiştirme ve tepki uyandırma gibi davranışçı teknikler bulunmaktadır.
 
“Kademeli yaklaşım: Bu yöntemle, sözel davranışlar için olumlu pekiştireç verilirken, sözel olmayan davranışlar içinse ödüllendirmeme ya da söndürme yöntemi kullanılmaktadır . Bu yöntemin zaman içinde çok başarılı sonuçlar verdiği belirtilmiştir.
 
Kendi kendini model olma : Uygun davranışların sergilendiği, çocuk için tutumsal ve davranışsal kazanımları olan ve çocuğun içersinde kendisinin de olduğu kaydedilen ve daha sonra düzenlenen video görüntülerinin çocuk tarafından seyredilmesidir .
 
Gizemli güdüleyici : Bu yöntemde çocukta beklentiyi ve pekiştirecin gücünü arttırmayı hedefleyen gizli bir ödüllendirme şekli vardır. Üzerinde bir soru işareti olan ve çocuğun adının yazıldığı bir zarf sınıfta herkesin göreceği bir yere konulur. Zarfın içerisinde de çocuğun hoşuna gidebilecek bir ödül vardır. Daha sonra çocuk sınıfta herkes tarafından duyulacak kadar yüksek bir ses tonuyla konuştuğu zaman bu kendisine verilir.
 
Kendini ödüllendirme : Bir kişinin uygun davranışlardan sonra kendi kendisini ödüllendirmesi olarak tanımlanır .
 
Tepki uyandırma: Bu teknikte çocuğa konuşmasının gerekli olduğu mesajı verilir. Sonra çocuğun terapistle tam bir gün beraber olacağı bir buluşma hazırlanır. Eğer çocuk bir ya da birkaç kelime söylerse ödüllendirilir ve gitmesine izin verilir, aksi takdirde bütün gün terapistin odasında kalır. Böyle durumlarda çocukların çoğunluğunun ilk bir-iki saat içinde konuştukları görülmüştür. Daha sonra çocuğun konuşmadığı sınıf ya da diğer ortamlarda öğretmeni ve arkadaşlarıyla konuşması için yeni hedefler belirlenir .”
 
KEKEMELİK
 
Kekemelik, yaşına ve lehçesine uygun gelişimsel olarak çıkartması beklenen konuşma seslerini çıkartamaması, konuşmanın olağan akıcılığında ve zamanlama örüntüsünde bozukluk olması durumudur.
Tanım olarak üç tür kekemelikten söz edilir:
 
1. Kronik kekemelik: Spazmodik olarak harf ya da hece yinelenir.
 
2. Tonik kekemelik: Sesin kesilmesidir.
 
3. Diğer kekemelikler: Palialik (söylenecek kelimeyle ilişkisi olmayan harf tekrarı) ve atonik kekemelik (ses çıkarmanın aniden kesilmesi)dir.
 
Hastalık genellikle 12 yaşından önce çoğunlukla 2-7 yaşları arasında başlar. 2-3 yaşlar arasında başlayan kekemelikler genellikle geçici olmaktadırlar. Çocuklarda düşünce hızının konuşma hızını geçtiği bu yaşlarda henüz yetersiz konuşmayla ile düşünce ifade edilememekte bu nedenle konuşma bozukluğu ortaya çıkmaktadır. Buna fizyolojik kekemelik denir. Bu durum her çocukta görülmemekte; ancak konuşma bozukluğuna yatkın olan çocuklarda rastlanmaktadır. Kekemeliğin ruhsal durumlarla yakın ilgisi olduğu çeşitli gözlemlerlerle belirlenmiştir. Nitekim, kekemelikte gırtlak, ses telleri, ağız veya dil gibi konuşmayla ilgili organlarda hiç bir bozukluk saptanmamıştır. Bozukluğun şiddeti, kişinin içinde olduğu duruma göre değişir. Kekemelik stresin yoğun olduğu durumlarda artar. Konuşma çok yavaş veya çok hızlı olabilir. Genellikle, şarkı söylerken ve şiir okurken kekeleme olmaz. Ağır durumlarda tekrarlayan vücut hareketleri, konuşmaya eşlik eder. Örneğin, elini, dizini, masaya vurma gibi. Kekelemeye kötü bir huy diye bakmak yanlıştır. Kekeleme, bir belirtidir. Temelde yatan hastalık, bir korku nevrozudur, kekeme de bu nevrozun psikosomatik belirtisidir.
 
Nedenleri :
 
Çeşitli varsayımlar olmasına karşın, bozukluğun oluş nedeni bilinmemektedir. Psikojenik, organik, genetik ya da çevresel birkaç etkenli bozukluk olduğu kabul edilmektedir.
 
Araştırmacılar, kemeliğin başlamasında aşağıdaki sebepleri sorumlu tutmaktadırlar:
 
a. Çocuğun zekasının yeterli olmayışı ve daha zor ve yetersiz öğrenmesi,
 
b. Hareket artması, huzursuzluk ve kelimelerin mafsallanmasındaki zorluklar.
 
c. Çocuğun başarılı olması için çevresinden ve özellikle ana-babasından gördüğü zorlanma, buna karşı, çocukta sıkıntının geliştirilmesi
 
d. Sol elini kullanmak üzere yaratılmış olmasına rağmen, çocuğun ille de sağ elini kullanması için zorlanması.
 
e. Ana-babanın aşırı mükemmelliyetçi bir karakterde olması, hoşgörü eksikliği, gereğinden fazla bir disiplin uygulanması. Kekeme çocukların ailelerinde, ana-babalarının aşırı titiz ve kuralcı olduğu gözlenmiştir. Bu ana-babaların çocuklarından beklentileri çok yüksektir. Çocuğu sürekli denetim altında tutarlar. Konuşmasına aşırı önem verirler.
 
f. Obsessif- saplantılı kişilik yapısı, uygunsuz bir fizik yapı, belirli kan grupları,
 
g. Belirli bir sosyal çevre,
 
h. Çocuğun cinsi, erkek çocukların kızlara göre daha fazla etkilendiği bilinmektedir.
 
Kekemeliğin başlamasında korku en büyük rolü oynamaktadır. Halk arasında da bu kanı yaygındır. Aile, kekeleyen çocuğa daha sorulmadan "hiç bir şeyden de korkmadı ki, niye oldu anlayamadım" diye dile getirmektedirler.
Okula başlama, bir çok durumda kekemeliğin başlamasıdır. Bazı çocuklar uzun süre yeğlerler, bazıları ise bozukluğa karşın, konuşmayı sürdürürler.
 
Aile ve ikiz çalışmalarında bu çocukların akrabaları arasında kekemelik oranının %12-19 gibi genel topluma göre, 23 kat daha fazlası oranlarda bildirilmesi, bozukluğun nedenlerini açıklamada kalıtım etkisi olacağını göstermiştir.
 
HIRSIZLIK – ÇALMA 
 
Çalma olayı, 5 yaşına kadar bir sorun oluşturmaz. Her çocuk nesnelere sahip olmanın anlamını ve başkalarına ait olan şeyleri olamayacağını öğrenmelidir. Bunu öğretmenin en iyi yolu, çocuğun kendisine ait eşyaları almasını sağlamak ve yeterince büyüyünce kendisine harçlık vermektir.
Çocukta gerçek çalmadan söz edebilmek için, çocuğun en azından 7-8 yaşını geçmiş olması gerekir.
Hırsızlığa karşı eğilim her vakit kusurlu bir eğitim sonucu çocuklara aşılanmaktadır. Ne var ki, bu çocuklarda da çalıp çırpma temel hastalık, temel durum değil, hastalığın dışa vurulmuş bir belirtisidir.
 
Nedenleri :
 
Yinelenen çalmaların en önemli nedeni, çocuğun doyumsuzluğunda aranmalıdır. Doyumsuzluk, çok çeşitli durumlarda ortaya çıkabilir. Kısa süreli ya da uzun süreli olabilir. Yeni bir kardeşin doğumuyla pabucunun dama atıldığını sanan çocuk, kısa süre için annenin çantasından para aşırabilir. Bu davranış, kendisini yüzüstü bırakan anneye karşı bir öç almadır. Sevilmeyi ya da ana-babasının sevgisini yitirdiğini sanan çocuk, çeşitli yollardan bu sevgiyi geri getirmeye çalışır. Olumsuz biçimde de olsa ilgisini üstüne çekmeye uğraşır.
 
Çocuk hırsızlıklarının diğer bir çağı da yeni bir heyecan verici tecrübe yaşam ya da çevresini atlatarak bir üstünlük ye da hâkimiyet duygusu elde etmek için işlenir. Çocuk ve gençlerde bu isteklerin doyurulması doğal ruhsal bir ihtiyaçtır ve davranışlarının birçoğu bu ihtiyaçları doyurmak istikametine yöneltilmiştir. Bu istekler, organize edilmiş faydalı bir takım eğitsel faaliyetlerle beğenilir kanallara akıtılmadığı taktirde çocuk bunu komşusunun bahçesinden meyve, pastacı dükkanından çörek, otellerden havlu ve terlik aşırmak suretiyle tatmine kalkışır. Bu neviden hırsızlıklar genel olarak grup halinde işlenir ve çokluk, çalışan eşya ile herhangi bir ihtiyacı kapatmak bahis konusu değildir.
 
Çocuk ve gençlerin hırsızlıklarının bir kısmının da ana-baba baskınsına karşı sembolik bir isyan hareketi diye manalandırmak mümkündür.
 
ENKOPREZİS (DIŞKI KAÇIRMA) 
 
Çocuğun kakasını tutma ve bırakma işlevini kontrol edebileceği yaşa gelmiş olmasına karşın, istemli ya da istemdışı olarak kakasını uygun olmayan yerlere bırakma ile belirlenen bir bozukluktur. Çocuk, hiç kontrol geliştirmemişse, birincil enkoprezis; en az bir yıl kontrol edebildikten sonra, kakasını kaçırma başlamışsa, ikincil enkoprezis denir. Genellikle gündüz uyanıkken daha sık olur.
 
İkincil enkoprezis, 4-8 yaşları arasında başlar. Ülkemizde oldukça sık görülen bir bozukluktur. Erkeklerde kızlardan üç defa daha sık görülmektedir.
 
enkoprezis tanısının konulabilmesi için, istemsiz ya da amaçlı olarak, yineleyen bir biçimde dışkının uygunsuz yerlere yapılması en ez 3 ay süreyle, ya da en az bir kez böyle bir olayın olması. Takvim yaşının en az 4 olması veya eşdeğer bir gelişim düzeyinde olması göz önüne alınmıştır. (D.S.M. IV).
 
Nedenleri :
 
Sözkonusu bozukluk, değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Yeterli tuvalet eğitimi verilmemesi ya da bu eğitime yeterli yanıt alınamaması şeklinde olabilir. Bu durumda bağırsak kontrolü hiç kazanılmamıştır. İkinci şekilde ise ruhsal bir bozukluğa bağlı olarak, fizyolojik bağırsak kontrolü anormal olmasına karşı bir isteksizlik, direnç ve başarısızlık vardır. Fizyolojik olarak dışkıyı tutamamanın sonucu ortaya çıkan son durumda ise, bağırsak içeriğinin birikmesine bağlı olarak kaçırma ve uygunsuz yerlere dışkılama, görülebilir.
 
enkoprezisin ortaya çıkışında barsak işlevlerinde yapısal bir bozukluk olabileceği gibi, tuvalet eğitiminin yanlış verilmesi ve psiko-dinamik etkenler etkili olmaktadır. Tuvalet eğitimine erken başlanılan çocuklarda enkoprezis görülebilmektedir. Çünkü, yeterli kas gelişimi olmadığı için bu durumu çocuk engelleyemez. Ayrıca aşırı disiplin uygulayan anneye karşı, bir tepki şeklinde de ortaya çıkabilmektedir.
 
Başka türlü dışa vuramadığı saldırganlık duygularını bu yolla ifade ediyor olabilir.
 
Yeni bir kardeşin doğumu, anneden ayrılık, korkutucu olaylar hastaneye yatış, anaokuluna gidiş gibi tedirgin edici durumlar, çocukta bir gerilemeye yol açar. Bu çocukların, annelerinin, temizlik ve titizliğe önem verişleri ve cezalandırıcı tutumları özellikle dışkılamada belirgindir. Dışkıların çocuğun annesiyle arasındaki bozuk ilişkiyi gösteren bir durum olarak da değerlendirilebilir.
 
ÇOCUKTA TİKLER
 
Tikler, bir kas grubunda yinelenen, istemsiz hareketlerle belirtilen bir bozukluktur.
 
Tikler genellikle iç gerilimlerin ya da çatışmaların öncüleri ya da açık belirtileridir. Bazen çocuk, her boynunu silkişle, kaşlarını, gözlerini oynatışta iç yaşamdaki bir gerilimden kurtulma çabası içinde olduğunu açıklayabilir.
 
Tiklerin her çocukta oluş şekli ve sayısı bakımından farklılık vardır. Genellikle,
 
- Boyun adalelelerini kasmak.
- Burun kanatlarını oynatmak.
- Gırtlak temizlemek için yapılan hareketler,
- Baş oynatmak, baş sallamak.
- Ağız ve dudak hareketleri,
- Göz kırpmak, kaş oynatmak,
- Karın adalelerini gerip bırakmak gibi şekilleri vardır.
- Hızlı hızlı nefes almak.
- Ses çıkarmak.
- Burun çekmek,
- Parmak çıtlatmak, kolları germek, omuz silkmek,
- Atlamak, sıçramak,
 
Çocukta bazen bu tiklerin birden fazlası bir arada bulunur. Çocuk bir süre sonra bunların şeklini değiştirir.
 
Nedenleri :
 
Tik, genellikle erkek çocuklarda ve erken yaşlarda başlar, ruhsal nedenlerle ortaya çıkar.
 
Tiki olan çocukların genellikle yetenekleri üstünde zorlanan, sürekli kardeş ve arkadaşlarıyla kıyaslanan, yeterli ilgi ve sevgi içinde büyümeyen, aşağılanıp, hor görülen çocuklar oldukları dikkati çeker. Bu tür aile ortamlarında, aile içinde gerginliğin egemen olduğu anne-baba ve çocuklar arasında yeterli bir duygusal ve toplumsal iletişimin bulunmadığı görülür.
 
Tiklerin en önemli nedenlerinden biri de taklittir. Çocuğun başka birini sık sık taklit etmesi sonucu tekrarlama yoluyla kendinde bir tik gelişebilir.
 
Bu nedenler dışında kalan ve genel olarak tiklerin ortaya çıkmasında rol oynayan ruhsal etkenlerin başında, erken yaşlarda başlayıp ve sürüp giden korku, tedirginlik, kaygı, gerginlik vardır. Çocuklarda görülen diğer davranış bozuklukları gibi tikler de çocuğun duygusal durumu, ana, baba ilişkileriyle yakından ilgilidir. Yaşadığı çevre kavgalı, tedirgin ve güvensiz olan çocuklarda başka bir deyişle sürekli olarak çevresiyle çatışma içinde bulunanlarda birden olan aşırı korku, coşkunluk, yorgunluk, öfke, acı gibi durumlar tik yaratabilir.
 
ENÜREZİS (ALTINI ISLATMA)
 
Enürezis, tekrarlayıcı nitelik taşıyan istem dışı idrar kaçırma olarak tanımlanabilir. Kısacası normal gelişmekte olan bir çocuğun 4-5 yaşlarından sonra altını ıslatmasına Enürezis denir. Genellikle çocuklar, mesane kontrolü gerçekleşinceye kadar yani ortalama olarak 2-3 yaşlarına kadar geceleri altını ıslatırlar. Gündüz kontrol, iki yaş dolaylarında, gece kontrol ise 3,5-4,5 yaşları arasında kazanılır.
Enürezisi genellikle 4 kısımda görmek mümkündür. Bunlar:
 
1. Nocturnal (yalnız gece altını ıslatanlar): Bunlar genellikle ya yattıktan biraz sonra ya da sabahleyin kalma zamanlarında altını ıslatırlar. Bunlar bireysellik gösterirler.
 
2. Diurnal (yalnız gündüz altını ıslatanlar): Bunlar genellikle, ya müsaade almaktan utanacak kadar çekingen, ya da kasıtla altını ıslatmak isteyen çocuklarda görülür.
 
3. Cronic (kronik): Hem gece hem de gündüz altını ıslatanlar.
 
4. Ara sıra altını ıslatanlar: Bunlar genellikle hastalıklarda hastalık sonucu dikkat çekmek için yeni bir kardeş doğduğu zaman kıskançlık sonucu görülür.
 
Enürezisin birincil ve ikincil olmak üzere iki alt tipi vardır. Birincil Enüreziste idrar tutma hiç bir zaman sağlanmamıştır. İkincil enüreziste ise en az bir yıl süre ile idrarı tutma sağlanabilmişken, bu kontrol sonradan kaybedilmiştir.
 
5 yaşındaki erkeklerin %7, kızların ise %3'ünde enüresiz vardır. Bir kişiye enuresis teşhisinin konabilmesi için takvim yaşının en az 5 olması, en az 3 ay süreyle haftada iki kez ortaya çıkan idrar kaçırma durumunun olması ve bu durumun toplumsal bozulmaya sebep olması gerekir.
 
Nedenleri :
Altını ıslatma ya organsal ya da ruhsal bir nedene dayanır. Böbrek, bağırsak bozuklukları ve ağır uyku, organsal nedenlerdendir. Ruhsal nedenler ise oldukça karmaşık ve çeşitlidirler. Altını ıslatma, duyulan bir kaygının dolaylı anlatımı: anneye babaya karşı duyulan öfkenin, kinin bilinç dışı yolla dışa vuruşu cinsel karmaşaların çözümü amacıyla başvurulan bilinçsiz bir savunma mekanizması ve heyecansal olgunluk yetersizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
 
Enürezisin doğası nedeniyle psikodinamik nedenlerle ilgili yorumlar da yapılmıştır. Bu varsayımlar, genellikle olgu sunularından ya da kuramsal bilgilerden çıkmaktadır. Kardeş doğumu ile başlayan ikincil Enürezis, bir regresyon belirtisi olabilmekte, bazen Enürezis, kardeşe duyulan saldırgan duyguların ifadesi, bazen de aşırı temiz, titiz, düzenli bir annenin baskılı tuvalet eğitimine karşı pasif agresif bir tepki niteliği taşıyabilmektedir. Ailede ölümler, ayrılıklar, geçimsizlik, hastalılar ya da okulda başarısızlıklar gibi yaşam olaylarının yaratacağı anksiyete Enürezis ile ifade edilebilir. Ailenin aşırı koruyucu ve hoşgörülü tutumu ile çocukta bebeksi kalma eğilimi, Enürezis belirtisi ile kendini gösterebilir.
 
Enürezis, sosyo-ekonomik düzeyi düşük olan aile içinde yeterli duygusal etkileşimden yoksun, nörotik ve uyumsuz çocuklarda daha çok rastlanır. Çeşitli ruhsal etkenler oluşunda başlıca neden olarak sayılabilir. Yaptığımız incelemeler, alt ıslatma sorunuyla çocuğun duygusal dünyası arasında yakın bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.
 
Yapılan araştırmalar, Enüreziste ailesel bir yatkınlık olduğu görüşünde birleşmektedir. Enüretik çocukların %75'inin birinci dereceden akrabalarında devam eden ya da geçmişte Enürezis bulunduğu bildirilmiştir.
 
 
 
 
Kıskançlık
 
Kıskançlık ”Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin, başkalarıyla ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum veya acı duyma”dır. Kıskançlık bütün insanların yaşadığı, evrensel bir duygudur. Birçok sebep sonucunda kıskançlık duygusu kendisini gösterebilir. Örneğin beklediği ilgiyi, sevgiyi, şefkati göremediği zaman kişide kıskançlık duygusu görülebilir. Kıskançlık bireysel ya da toplumsal kaynaklı olabilmektedir. Yaşamın her döneminde, her insan kıskançlık duygusu yaşayabilmektedir. Öğrenci arkadaşlarını kıskanabilir, evli eşler birbirlerini kıskanabilirler, kardeşler birbirlerini kıskanabilirler. Aşırıya kaçmadığı sürece yaşanan bu kıskançlık doğal bir duygudur. 
Çocuğumuzun yaşadığı önemli duygulardan biri de kıskançlık duygusudur. Yaşamın her döneminde yaşanabileceği gibi çocukluk döneminde de kıskançlık duygusu yaşanabilir. Çocuklarda kıskançlığın çeşitli sebepleri olabilir. Çeşitli sebeplerden olabildiği gibi çeşitli kişilere de yönelik olabilir. Arkadaşa, anneye, babaya veya kardeşe yönelik kıskançlık gibi. Kendilerine gösterilen ilginin, sevginin azaldığını düşündükleri anda kıskançlık yaşayabilirler. Yaşadıkları kıskançlığı çeşitli şekillerde ifade edebilir, çeşitli tepkiler gösterebilirler. Doğal bir duygu olan kıskançlık, temelde güvensizlikten kaynaklanmaktadır. O ana kadar kendisine yöneltilen ilgi, bir başkasına yöneltildiğinde, çocuk kendini bırakılmış, terk edilmiş ve güvensiz hisseder. İlginin yöneltildiği yeni kişiye karşı hınçla dolar. 
 
Kıskançlık bazen geçici olsa da, yeni bir kardeşin doğması ile ortaya çıktı ise de oldukça sürekli ve belirgin bir hal alabilir. Bu durumlarda bazı çocuklar kıskançlıklarını kardeşlerine saldırgan davranışlarda bulunarak gösterebilirler. Bunun amacı da ilgi görmektir. Çocuk dayak yemeye bile razıdır çünkü dayak yemek bile onun için unutulmaktan, ilgi görememekten iyidir. Bazı çocuklar ise içlerine kapanır, çevresine karşı ilgisizleşir ya da kardeşi ile rekabet etmeye kalkışabilir. Böyle durumlarda yaşından küçük davranışlarda bulunmaya başlar, altına çiş kaçırmaya veya bebeksi konuşmalara yönelebilirler. Zaman zaman “Ben artık kardeş istemiyorum, onu artık geri götürelim..” gibi söylemlerde bulunabilirler. 
Çocuklar bir kardeşlerinin olmasını isterler, ancak kardeş doğumu ile de yoğun bir kıskançlık yaşamaya ve anne babaları zorlamaya başlarlar. Önceleri sürekli kardeş isteyen bir çocuğun bu isteği gerçekleştikten sonra neden kardeşini kıskandığı, hatta ona düşman gibi davrandığını anlamak zordur. Oysa bu çocukların süreklilik göstermeyen, değişken olan isteklerini yansıtan, dolayısıyla onların doğasıyla ilgili ipucu veren bir özellikleridir. Bu nedenle çocuk için diğer önemli kararlarda olduğu gibi kardeş isteğinin gerekliliğine de anne ve babanın karar vermesi gerekmektedir.
 
Bazı çocuklar yaşadıkları kıskançlığı açık bir şekilde sergilemektedirler; davranışlarıyla, hareketleriyle, sözleriyle bu durumu göstermektedirler. Kardeşini kıskanan çocuğun gösterdikleri davranışlar, hareketler şöyle sıralanabilir: 
- Çocuk bebeksi davranışlara geri dönebilir. Altına yapma, bebek gibi konuşma, parmak emme gibi davranışlar gösterebilir. 
- Kâbus gördüklerini, sık sık çişlerinin geldiğini bahane ederek ilgiyi tekrar kendilerine çekmek isteyebilirler. 
- Çocuk o güne kadar ailenin ilgi odağı olduğu için yeni gelen kardeşle birlikte kendini ikinci plana itilmiş hissedebilir. Böyle bir durumda çocukta içine kapanma, sessizleşme gibi tepkiler görülebilir. 
- Hem gün içinde hem de geceleri aşırı sinirli olabilirler. Sakinleşmede zorlanırlar. Öfkelerini ve hırslarını çevrelerindeki insanlara vurarak, tekme atarak gidermeye çalışırlar. 
- Daha önce anne ve babasından hiç istemediği şeyleri istemeye başlayabilir. 
- Uyku düzenlerinde bozulmalar görülebilir. Koktuklarını bahane ederek anne ve babasıyla yatmak isteyebilir. 
- Eğer okula gidiyorsa evden ayrılmamak için okula gitmek istemeyebilir. 
- Fiziksel bir rahatsızlıkları olmadığı halde karın ağrısı, mide bulantısı gibi psikosomatik belirtiler gösterebilirler. Bazı çocuklarda ateşlenme bile görülebilmektedir. 
- Anne babalarına “Artık beni hiç sevmiyorsunuz, kardeşimi benden daha çok seviyorsunuz” şeklinde isyan edebilirler. 
- Anne babalarına sürekli kendisini sevip sevmediklerini sorarak onların sevgisini sınamaya çalışabilir. Onların kendisine olan sevgilerinden bir türlü emin olamaz. 
- Kardeşleri evde yokmuş gibi davranabilirler. Onunla hiç ilgilenmeyip o evde yokmuş gibi hayatlarını devam ettirmeye çalışabilirler. 
- Anne ve babanın bebekle ilgilenmesini engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışırlar. Önceleri tek başına yapabildikleri şeyleri yapmaktan kaçınırlar. Örneğin tek başına üstünü giyip yemeğini yiyebilirken daha sonra yardım istemeye başlarlar.
 
Annesinin yemek yedirmesini, üstünü giydirmesini isteyebilir. 
- Kendisinden yapılması istenen işleri geciktirebilir ya da yapmayabilir. 
- Sürekli olarak kardeşine olan kızgınlığını öfkesini belirtir.”Artık evimizden gitsin, bu ne biçim bebek hiçbir işe yaramıyor” gibi. 
- Sinirlerini üstlerinden atmak için çevrelerindeki hayvanlara eziyet edebilirler. Kedinin kuyruğunu çekmek, kuşun tüylerini yolmak gibi. 
- Bazı çocuklar kardeşlerinin oyuncağını kırma, yanlışlıkla kucağında düşürme, çimdikleme davranışları gösterebilirler. 
- Bazı durumlarda çocuk kıskançlık belirtilerini kendi içinde saklar. Belirtilerin tam tersini göstererek kardeşine aşırı ilgi ve sevgi gösterisinde bulunabilir. Bunun nedeni annesinin sevgisinin tamamını kaybetme korkusudur. 
- Kardeş kıskançlığını çok yoğun yaşayan çocuklar kardeşlerini ortadan kaldırmak için çeşitli planlar yapabilir ve uygulamaya çalışabilirler. 
- Yaşları büyüdükçe kardeşini kıskanan çocukta her fırsatta kavga çıkarma davranışı, oyuncaklarını kardeşiyle paylaşmama ve yalan söyleme gibi durumlar görülebilir. 
- Yaş farkı az olan çocuklarda, yaş farkı fazla olan çocuklara göre kardeş kıskançlığı daha fazla görülebilir. 
- Bazı çocuklar mizaçlarında dolayı kıskanç bir yapıya sahiptirler. 
Yukarıda sıralanan belirtiler kardeş kıskançlığının şiddetine ve kişiye göre değişebilir.
 
Kardeşini kıskanan çocuğa karşı nasıl bir tavır izlemeliyiz?
 
- Kıskançlığın doğal bir durum olduğunu kabul etmeliyiz.
- Yeni bir bebek doğmadan önce çocuğa; aileye yeni bir bebek katılacağını söyleyip onu bu duruma alıştırmalıyız. Bebek için yapılan hazırlıklarda, çocuğun katkısı olursa gelen bebeği daha kolay benimseyebilecektir.
- Çocuğumuza daha fazla zaman ayırmalıyız. Onu ne kadar çok sevdiğimizi ona söylemeliyiz ve davranışlarımızla hissettirmeliyiz.
Ayrıca kimi çocuklar sevdikleri nesne veya kişileri kıskanır ve bunun sonucunda onları başkaları ile paylaşmamak için uyumsuz davranışlar sergilerler. Bu da doğaldır ve hiçbir çocuk en sevdiği oyuncağını başkaları ile paylaşmaktan veya en sevdiği arkadaşının oyunda başkası ile oynamasından hoşlanmaz. 
 
Kıskanan, paylaşmayı bilemeyen çocuğa karşı nasıl bir tavır izlemeliyiz?
 
- Çocuğumuzun kıskançlığının normal bir duygu olduğunu kabul etmeliyiz.
- Çocuğumuzla konuşarak, paylaşmanın önemli olduğunu, arkadaşlıklarını sürdürebilmesi için böyle bir fedakârlık yapması gerektiğini anlatmalıyız. Bizler de paylaşımcı tavırlarımız ve davranışlarımızla çocuğumuza örnek olmaya çalışmalıyız.
- Oyun sırasında herhangi bir eşyayı paylaşmamak için uyumsuz davranışlar gösteriyorsa, ona farklı çözümler bulmasında yardımcı olmalıyız. Örneğin beraber kullanmak, sıra ile oynamak gibi. Burada çocuğun paylaşmamak gibi bir yol olmadığını anlaması önemlidir.
- Aile içinde her çocuğa aynı şekilde davranmalı, rekabet ve kıskançlık duygularının oluşmasına neden olabilecek davranışlarda bulunmamalıyız.
- Çocuklar arasında cinsiyet ayrımı da yapmadan bütün çocuklarımıza eşit davranmalıyız.